Benliğin Özgürlüğü
November 14th, 2009 by begteginli
Varela, otopoiesis’i (Kendini yaratmak; S. Zizek, Paralaks 2008) şöyle açıklar. (Dış koşullarda, zamanla oluşacak bir oluşumu) öne çıkaran bir mevcudiyet oluşur. Bu mevcudiyet, bir sınır çekip, sınırın içinde kendini örgütlenmeye zorlar. Böylece sınır içini yönetebilmek için bir organizasyon kurulur (Benlik). Bu organizasyon, iç/dış dünyayı tanır, tanımlar. Dış dünya çevredir, benlikten başka her şeydir. İç dünya ise benliktir, bendir, ama benim de olsalar karaciğer, böbrek, beyin değildir. Hegel’e yaslanarak Zizek, sınır çekmenin, dış koşullar zorlamadan sınır çekmenin, olanaklı tek özgürlük olduğunu savunur(**). Ve yine Hegel’e başvurarak sonsuzluğun da, kendini etkin biçimde sınırlamakla kazanılacağından bahseder. Buna bağlı olarak, yaşamın kendisi, hatta kırıntısının bile sonsuzluk olduğunu söyler.
Buna karşı duruyorum. Sonsuzluğun altından çünkü, semantik düzeye kadar tırmanmış olan lirik yapıyı kazıdığımız zaman kombinasyonların hesaplanamazlığı çıkar. Bir insanın biyopsikolojik düzeyde kendini dışavurumu, gelen verilerin ve onların işlenmesi sırasında ortaya çıkan kombinasyonların hesaplanamazlığı nedeniyle sonsuz biçimde görünebilir. Ama bir hücrenin, daha alt düzeyde bir proteinin, kendini sınırlayan yapılar olarak zuhur edişleri veri ve kombinasyon azlığından sonsuz şekilde olamaz.
Özgürlüğe geçelim. Nörobilim, beynin yaş ilerledikçe aynı kalmadığını söyler. Beyinde her gün dokuz bin yeni hücre olur ve dört bini ölür. Kalan beş bin hücre çoğunlukla benliğin seçimleri doğrultusunda kullanılır. Yani insan kendi beynini yapar. Tıp öğrencileriyle yapılan bir araştırmada, onların, üç aylık yoğun ders döneminde bile hipokampüslerinde (hafızayla ilgili bölge) bir hacim artışı gerçekleştirdiği ortaya çıkmıştır. Psikoterapi sonucunda da bazı beyin bölgelerinin daha aktif, bazılarınınsa daha az aktif hale geldiği gözlenmiştir.
Öte yandan entelektüel faaliyetleri yüksek kişiler genetik risk taşısalar bile daha az oranda bunamaya maruz kalırlar. Anlaşılıyor ki, bebeklikten itibaren etkili bir program yürüterek hacimli, iç dengesi yüksek beyinler elde etmek mümkündür. Sonuç olarak Zizek’in söylediği gibi insanın sınırlarını çekip, kendini belli bir yöne doğru sevk etmesi mümkündür. Ancak bu özgürlük değildir. Çünkü kendisinin de söylediği gibi benlik, kesif bir çekirdek değildir. Yani sınır çizildikten sonra her şeyi mutlak biçimde idare eden bir merkez yoktur ortada. Zizek o yüzden, Hegel’in, “özne töz değildir” vurgusunun altını çizer. O durumda benlik, kesif değilse ve hatta mutlak olarak var değilse, “nöron makinelerinin” ekranı gibi bir “arayüz”se, kendini sınır çekmeye zorlayan koşullardan bağımsız ve özgür değildir.
Hatta öyledir ki, sınır çekmeye zorlamak ve bir benlik yaratmak, dış koşulların baskısıyla olmaktan başka, benliğin bağımsızlaşma ve sınırsız özgürlük çabaları da yine bu koşulların zorladığı bir dinamiktir. Çünkü özgürlük duygusu benliğin yapma gücünü kamçılar, bunun sonunda büyüyen yapma edimi sınırı zorlar ve dış koşullara karşı patlayarak ona yeni bir ivme verir, yeni benliklerin yeni sınırlar çekerek doğması yönünde karşıt tepki oluşturur. Böylece madde durmadan tomurcuklanarak dinamik/diyalektik devamlılığını sağlar. Sonsuz özgürlük özlemi, maddenin, insanın önüne yaratıcılığını geliştirmesi için koyduğu bir havuçtur. Yoksa insanı topyekün bir tembellikten hiçbir güç alıkoyamazdı. Özgürsün demek, derin anlamda yapabilirsin, seni zayıf beynin, güçsüz kasların kısıtlayamaz demektir.
Embriyolojik düzeyde benliğin oluşumunu hamileliğin yirminci haftasına kadar geriletebiliriz. O devrede çünkü bazı hareketleri organize eden beyin bölgesi(pons)nin çekirdekleri oluşur. Bu kadar erken dönemde benliğin izleri varsa, benlik aktif ve tek hamlede çekilmiş sınırın sonucu oluşamaz, ancak yavaş bir başkalaşımla olabilir. Edelman’ın “neural darwinism” dediği de bir anlamda budur. Benlik, sınır çekerek değil, başkalaşarak oluyorsa, başkalaştırana bağlıdır ve ne gelecek için seçim yapmak konusunda, ne de Zizek’in dediğinin aksine, geçmişe dönüp kaderi aktifleştirmek anlamında mutlak olarak özgür değildir.
kapitalist kendi emeğini sahip olduğu üretim araçları ile değere çeviren bağımsız çalışanları istemez.Bunları üretim araçlarından kopararak artı değer sömürüsüne tabi ücretli çalışan (işçi de diyebiliriz ben kendi adıma gocunmam zaten ssk lıyım) sınıfına sokmak ister.Buna proleterleştirmek deniyor.Eğitimli meslek sahibi insanların ,örneğin hekimlerin hastanelere -sağlık ocaklarına,avukatların hukuk bürolarına vb bağlanarak kendi işyerlerinde çalışmalarının önüne geçilmesine çalışıldığını biliyoruz.Öne sürülen sebep her ne kadar sistemin böyle daha verimli çalıştığı şeklinde olsa da asıl verimliliğin çalışanların emeklerinin önemli ölçüde sömürülmesine bağlı olduğu bir gerçek.Örneğin üniversite hastaneleri acilde,poliklinik ve ameliyathanelerde gece gündüz çalışıp nöbet tutarak karşılığında çok az bir ücret alan genç asistan doktorların ve hemşirelerin sömürüsü ile finanse ediliyor.Kim sömürüyor bu çalışanları peki? Buraya kaynak aktarmayan ve üniversiteleri döner sermaye ile geçinmeye muhtaç eden iktidar sömürüyor tabi ki.Yani üniversitenin kasasında fazladan para birikmiyor olması bu insanların sömürülmediği anlamına gelmez.Hekimlere bu esnada “küçük burjuva” anlayışı aşılanarak “ileride çok para kazanacakları” ve sınıf atlayacakları söyleniyor(fısıltı gazetesi) ancak bu az sayıda bir hekim (ki onlara çok seçkin doktor veya hastane sahipleri oluyor)grubu için geçerli.Çoğu sizin,benim gibi vasat düzeyde bir hayat sürebiliyorlar.Bu durumda da sanki vaadin yerine gelmemesi sistem sorunu değil de, kişisel bir başarısızlığın eseri imiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor.Oysa ki akademisyenlerin kadro sayısı belli,herkes profesör olup para kıramaz.(kaldı ki tam gün yasası ile profesörleri de proleterleştirmek gibi bir düşüncesi var iktidarın) Ayrıca özel hastane açmak da kolay değil,sermayesi olan açıyor.
Kapitalizm gelişiyor zira durduğu yerde çöker.Çürümesi insani değerlein rafa kalkması-yozlaşması ve sömürünün giderek dozunun artması anlamlarında kullanılıyor.Sömürünün giderek arttığının isbatı küresel ölçekte biriken muazzam “artı-değer” havuzudur.Bu havuz tahvillere ,borsaya spekülatif sermaye olarak girmekte ve kendisini sanal olarak da çoğaltmakta. (Türk eğitim sisteminde evrim) (Tanrı Animasyonu)
Kapitalist kendi emeğini sahip olduğu üretim araçları ile değere çeviren bağımsız çalışanları istemez.Bunları üretim araçlarından kopararak artı değer sömürüsüne tabi ücretli çalışan (işçi de diyebiliriz ben kendi adıma gocunmam zaten ssk lıyım) sınıfına sokmak ister.Buna proleterleştirmek deniyor.Eğitimli meslek sahibi insanların ,örneğin hekimlerin hastanelere -sağlık ocaklarına,avukatların hukuk bürolarına vb bağlanarak kendi işyerlerinde çalışmalarının önüne geçilmesine çalışıldığını biliyoruz.Öne sürülen sebep her ne kadar sistemin böyle daha verimli çalıştığı şeklinde olsa da asıl verimliliğin çalışanların emeklerinin önemli ölçüde sömürülmesine bağlı olduğu bir gerçek.Örneğin üniversite hastaneleri acilde,poliklinik ve ameliyathanelerde gece gündüz çalışıp nöbet tutarak karşılığında çok az bir ücret alan genç asistan doktorların ve hemşirelerin sömürüsü ile finanse ediliyor.Kim sömürüyor bu çalışanları peki? Buraya kaynak aktarmayan ve üniversiteleri döner sermaye ile geçinmeye muhtaç eden iktidar sömürüyor tabi ki.Yani üniversitenin kasasında fazladan para birikmiyor olması bu insanların sömürülmediği anlamına gelmez.Hekimlere bu esnada “küçük burjuva” anlayışı aşılanarak “ileride çok para kazanacakları” ve sınıf atlayacakları söyleniyor(fısıltı gazetesi) ancak bu az sayıda bir hekim (ki onlara çok seçkin doktor veya hastane sahipleri oluyor)grubu için geçerli.Çoğu sizin,benim gibi vasat düzeyde bir hayat sürebiliyorlar.Bu durumda da sanki vaadin yerine gelmemesi sistem sorunu değil de, kişisel bir başarısızlığın eseri imiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor.
Oysa ki akademisyenlerin kadro sayısı belli,herkes profesör olup para kıramaz.(kaldı ki tam gün yasası ile profesörleri de proleterleştirmek gibi bir düşüncesi var iktidarın) Ayrıca özel hastane açmak da kolay değil,sermayesi olan açıyor. Kapitalizm gelişiyor zira durduğu yerde çöker.Çürümesi insani değerlein rafa kalkması-yozlaşması ve sömürünün giderek dozunun artması anlamlarında kullanılıyor.Sömürünün giderek arttığının isbatı küresel ölçekte biriken muazzam “artı-değer” havuzudur. Bu havuz tahvillere ,borsaya spekülatif sermaye olarak girmekte ve kendisini sanal olarak da çoğaltmakta. (Gökyüzü)
Posted in Learning | No Comments »